24 Eylül 2011 Cumartesi
"Eşek", Pardon, "Merkep"

Fotograf Nazım Zengin'in objektifinden.
Bakmayın adının kötüye çıkmasına, dağ sallarının çilekeş insanlarının çilekeş dostudur eşek. Diken yiyip onca ağır yükü, başka bir hayvanın gidemeyeceği yollarda taşıyan odur. Evet, "zerduz palan ursan eşek yine eşektir" ama Ziya Paşa'nın sözünü ettiği eşek insanın kafasızıdır. Rahmetli babam bunun için olsa gerek söz konusu hayvandan hep "merkep" diye söz ederdi.
Eşeğin yavusuna sıpa derler, sıpa büyüdümüydü biraz "hotuk" olur. Bir de "hotmak" sözü vardır bizim oralarda. Bazı yörelerde "tavşan yavrusu" anlamına kullanılırmış ama Yukarıkoçlu'da eşekle irtibatlandırılıp "hotmak aazlu"(ağızlı) "hotmak buunnu" (burunlu) gibi sıfatlar duyduğumu söyleyebilirim.
Değmen

Değmen, yani değirmen sadece buğday vb. tahılların öğütüldüğü bir yer değildir. Değmen kültürün bir parçası, muhayyilenin kapılarından biridir.
Benim bildiğim, gittiğim, buğday öğüttüm, bir gece yattığım değmen "cami değmeni"dir. Sakın a'yı uzatmayın, "caami" falan demeyin, burası "cami" değmenidir. Cami tabii ki okumuş yazmışlarımızın a'sını uzatarak okuduğu, müslümanların ibadet ettiği, toplanma yeri, camidir, ama uzatmayı sevmeyen benim insanım ona a'sı kısa cami demiştir.
Uzun uzun zamanlar önce etraftaki köyler (Gağşak, Zıbo köyü, Çongo köyü, Herecoköyü, Goltak köyü, muhtemelen Köse köyü, hatta Öküzdaşı köyü...) cuma namazını bu değmenin yakınında kılarlarmış, o nedenle bu ad verilmiş değmene.
Ben değmene iki defa gittiğimi hatırlıyorum. İlk gidişimde herhale ilkokul öğrencisiydim, 10 yaş dolaylarında. Mevsim yazdı. Bafra'dan köye gelmiştik. Anamla beraber birilerinden eşek bulmuş, eşeğe buğdayı vurup öğütmeye gitmiştik. Gece orada kalmıştık. Değmenin ocağında kül çöreği yapmıştı anam. Hala o çöreğin tadını damağımda, kokusunu burnumda hissederim.

Türkü "değirmenin bendine/döner kendi kendine" diye yakılmış, ama bildiğim kadarıyla değirmenler öyle kendi kendine dönüp durmaz. Suyu getiren bendin önünde "savak" vardır. Değirmendeki iş bitirilince savak açılır ve su boşa akmaya başlar. Değirmenin döndürülmesi için savağın kapatılması, suyun değirmenin milindeki çarka yönlendirilmesi gerekir.
Değirmen taşları tahıllara ve birbirine sürttükçe aşınır. Verimli çalışması için taşların üzerindeki pürüzlerin (dişlerin" yenilenmesi (taşların "dişenme"si)gerekir. Bunun için "dişo(ğ)" denilen çekice benzer bir alet kullanılır.

Değirmenin şimdi hatırlayamadığım başka ayarları da vardı. Bunları yapmak için bir "değmenci"ye her zaman ihtiyaç olmu. Benim gittiğim dönemde bu işlere "Dodaş" bakardı.
(Sürecek)
4 Ağustos 2011 Perşembe
Yukarıkoçlu Kar Altında

Kaynak: http://yukarkoclukoyu-sadikduran.blogspot.com
Sıcak yaz günlerinde içimizi serinletmek için...
Karşıda "Dütmen" görülüyor. Yüce dağların insanımızın ruhundaki yerini her geçen gün daha iyi anlıyorum.
Bakmayın "Yukarıkoçlu karlar altında" dememe, kar falan yağmaz Yukarıkoçlu'ya. Oraya yağan "gış"tır. "Gış er gelü, bıyılın çok gış yağar... Kürtük yolları gapatu. Aletirik kesülü". Rahmetli nenemin sesi kulaklarımda çınlar "Gış zulumdü oğul".
3 Ağustos 2011 Çarşamba
IRAMAZAN
Bayılırım halkımın dil bilincine. "I"yı eklemiş "r" ile başladığı için Ramazan'ın başına. Yukarıkoçlu'da da capcanlıdır bu dil bilinci.
Eskiden Ramazan ayında doğan çocuklara Ramazan adı verilirmiş. Ramazanlardan bir Ramazan bir amcamız dünyaya gelmiş ve çok yaşamadan vefat etmiş, adı Ramazan'mış. Allah rahmet eylesin. Çoktandır Ramazan adının verildiğini duymadım çocuklara. Bir güzel ad koyma geleneğimiz daha yenik düşüyor zamana. Zamanla tabiiki değişecek bir şeyler ama köksüz, ruhsuz, taklitçi değişimler acıtıyor ruhumu.
Nerede o eski Ramazanlar denince genellikle İstanbul'un Direklerarası eğlenceleri ve Anadolu'daki taklitleri anlaşılır. Ben de nerede o eski ramazanlar diyorum ama anlatmak istediğim eski Ramazanlardaki samimiyet... "Kocakarının imanı" var ya, o imandaki gibi bir samimiyet.
O Ramazanlardaki samimi insanları bir telaş alırdı mübarek ay yaklaşınca. Köyde sürekli bir din görevlisi olmayınca bir Hoca tutulurdu. Benim hatırladığım üç Hoca var. Birisi "Türkmen Hoca"... Bir zamanlar pehlivan yapılı olduğu anlaşılan kalınca gözlüklü, kırmızı yanaklı bir zat. İki ya da üç Ramazan ayında Yukarıkoçlu Zıbo mahallesinde Ramazan hocalığı yapmıştı. İlk tanıştığımız günlerdi, bana nerelerde okuduğumu sormuştu. Anlatmıştım, "ilk, orta, lise, halen üniversite" diye. "Hep dünyan için çalışmışsın" deyince içimden bir güzel kızmıştım. Kızmamın nedeni hem üniversiteye gidip hem de kendisine saygıda kusur etmeyen bir gencin takdir edilme beklentisini yerle bir etmesindendi. Beklenti içinde olmak gençliğe özgü bir durumsa bazı insanlar 7'sinde de 70'inde de genç oluyorlar demek ki...
"Türkmen Hoca"yla ilgili unutamadığım bir anı da "Şehr-i Ramazan" tabiriyle ilgili. Bir vaaz sırasında Kuran'da bu tabirin geçtiği ayeti okuduktan sonra "Ey cemaat, bu ayeti kerimede Allahü Teala Ramazan ayını bir 'şehire benzetiyor" demez mi... Şehr, şehiri çağrıştırıyor ya, önemi yok Arapça'da ay anlamına gelmesinin.
"Türkmen Hoca" dini eğitim açısından belki eksikleri olan, ama samimi, olduğu gibi olan bir adamdı. Adını soyadını hatırlayamıyorum. Türkmem Hoca da bir lakap falan değil, Yukarıkoçluların Türkmenler diye andıkları köylerden birinden olması nedeniyle benim yakıştırdığım bir adlandırma. Yanılmıyorsam bir kaç yıl önce vefat etti. Allah rahmet eylesin.
Ramazan Hoca'larının görevlerinden biri de "boru" çalmaktı. Caminin ya da namaz kılınan köy odası gibi bir yerin önündeki açık ve yüksek bir yerde ezanı okuduktan sonra "boru" çalınırdı. Hoparlör olmadığı için hocanın sesi pek uzaklara gitmezdi, borunun sesi daha uzaklardan duyulabilirdi. Bu nedenle köy ahalisi ezan sesinden çok boru sesine tabi olarak iftar ederdi. Hoca'nin izinli olduğu günlerden bir kaçında boru çaldığım vakidir.
Bir başka Ramazan hocamız gençten bir delikanlı idi. Süleymancı tabir edilen çevreden, ellerini bitiştirerek dua eden, cemaatinden birinin bir önceki yıl Kadir Gecesi'ni bildiğini anlatan bir kişiydi. Bana "kurtulmuşlar"dan olmam için epey telkinde bulunmuştu.
Adını soyadını hatırladığım, hala haberleştiğim son Ramazan hocası Salih Hoca'dır. Yanılmıyorsam o zamanlar Alaçam İmam-Hatip Lisesi öğrencilerindendi. Alaçam müftüsü seçkin öğrencileri hem deneyim kazansınlar hem de okul harçlıklarını çıkarsınlar için "cer'e çıkarmış"tı.
Ramazan hocaları evlere davet edilir, geçmişlerin ruhuna Kuran okutulup dua ettirilirdi. Kadir gecesinde gelenekselleşen dini erkanı da yerine getirirlerdi. Hatim indirtenler eksik olmazdı.
Ramazan sofraları meşhurdur. Sıradan Ramazan günlerinde hoşaf dışında normal zamanlardan farkı olmazdı sofraların, ama iftar daveti varsa durum farklı olurdu. En baba yemek karalahanadan yapılan ve üzerine sarımsaklı yoğurt konan dolma idi. Bahtınııza, davet sahibinin imkanlarına göre tirit, keşkek, bulgur pialvı, tavada odun ateşinde pişirilmiş börek, haşlanmış tavuk da sofrada bulunabilirdi. Benim unutamadığın Ramazan yiyeceği nur içinde yatsın, rahmetli Gülizar halamın yaptığı su börekleridir. Aman Allah'ım, böyle mi güzel yapılırdı o börekler...
Temcitten bozularak "temşüt" denilen sahurlar hala aynı düzende devam eder mi Yukarıkoçlu'da bilmiyorum. Benim şahidi olduğum temşütlerde evin kadınları imsaktan en az bir saat önce kalkarlar, ocak ateşini takıp saçı kızdırdıktan sonra akşamdan mayaladıkları hamurdan yağlı ekmek yaparlardı. Deyimlere konu olan temcid pilavı falan olmazdı bu sofralarda. Sonra sofra kurulur, ev ahalisi yarı uyur yarı uyanık karaca erik hoşafına kaşık sallayarak yerdi o yağlı ekmekleri. Yağın tadını, mayanın ekşisini ve karaca eriğin aromasını hala damağımda hissederim.
Eskiden Ramazan ayında doğan çocuklara Ramazan adı verilirmiş. Ramazanlardan bir Ramazan bir amcamız dünyaya gelmiş ve çok yaşamadan vefat etmiş, adı Ramazan'mış. Allah rahmet eylesin. Çoktandır Ramazan adının verildiğini duymadım çocuklara. Bir güzel ad koyma geleneğimiz daha yenik düşüyor zamana. Zamanla tabiiki değişecek bir şeyler ama köksüz, ruhsuz, taklitçi değişimler acıtıyor ruhumu.
Nerede o eski Ramazanlar denince genellikle İstanbul'un Direklerarası eğlenceleri ve Anadolu'daki taklitleri anlaşılır. Ben de nerede o eski ramazanlar diyorum ama anlatmak istediğim eski Ramazanlardaki samimiyet... "Kocakarının imanı" var ya, o imandaki gibi bir samimiyet.
O Ramazanlardaki samimi insanları bir telaş alırdı mübarek ay yaklaşınca. Köyde sürekli bir din görevlisi olmayınca bir Hoca tutulurdu. Benim hatırladığım üç Hoca var. Birisi "Türkmen Hoca"... Bir zamanlar pehlivan yapılı olduğu anlaşılan kalınca gözlüklü, kırmızı yanaklı bir zat. İki ya da üç Ramazan ayında Yukarıkoçlu Zıbo mahallesinde Ramazan hocalığı yapmıştı. İlk tanıştığımız günlerdi, bana nerelerde okuduğumu sormuştu. Anlatmıştım, "ilk, orta, lise, halen üniversite" diye. "Hep dünyan için çalışmışsın" deyince içimden bir güzel kızmıştım. Kızmamın nedeni hem üniversiteye gidip hem de kendisine saygıda kusur etmeyen bir gencin takdir edilme beklentisini yerle bir etmesindendi. Beklenti içinde olmak gençliğe özgü bir durumsa bazı insanlar 7'sinde de 70'inde de genç oluyorlar demek ki...
"Türkmen Hoca"yla ilgili unutamadığım bir anı da "Şehr-i Ramazan" tabiriyle ilgili. Bir vaaz sırasında Kuran'da bu tabirin geçtiği ayeti okuduktan sonra "Ey cemaat, bu ayeti kerimede Allahü Teala Ramazan ayını bir 'şehire benzetiyor" demez mi... Şehr, şehiri çağrıştırıyor ya, önemi yok Arapça'da ay anlamına gelmesinin.
"Türkmen Hoca" dini eğitim açısından belki eksikleri olan, ama samimi, olduğu gibi olan bir adamdı. Adını soyadını hatırlayamıyorum. Türkmem Hoca da bir lakap falan değil, Yukarıkoçluların Türkmenler diye andıkları köylerden birinden olması nedeniyle benim yakıştırdığım bir adlandırma. Yanılmıyorsam bir kaç yıl önce vefat etti. Allah rahmet eylesin.
Ramazan Hoca'larının görevlerinden biri de "boru" çalmaktı. Caminin ya da namaz kılınan köy odası gibi bir yerin önündeki açık ve yüksek bir yerde ezanı okuduktan sonra "boru" çalınırdı. Hoparlör olmadığı için hocanın sesi pek uzaklara gitmezdi, borunun sesi daha uzaklardan duyulabilirdi. Bu nedenle köy ahalisi ezan sesinden çok boru sesine tabi olarak iftar ederdi. Hoca'nin izinli olduğu günlerden bir kaçında boru çaldığım vakidir.
Bir başka Ramazan hocamız gençten bir delikanlı idi. Süleymancı tabir edilen çevreden, ellerini bitiştirerek dua eden, cemaatinden birinin bir önceki yıl Kadir Gecesi'ni bildiğini anlatan bir kişiydi. Bana "kurtulmuşlar"dan olmam için epey telkinde bulunmuştu.
Adını soyadını hatırladığım, hala haberleştiğim son Ramazan hocası Salih Hoca'dır. Yanılmıyorsam o zamanlar Alaçam İmam-Hatip Lisesi öğrencilerindendi. Alaçam müftüsü seçkin öğrencileri hem deneyim kazansınlar hem de okul harçlıklarını çıkarsınlar için "cer'e çıkarmış"tı.
Ramazan hocaları evlere davet edilir, geçmişlerin ruhuna Kuran okutulup dua ettirilirdi. Kadir gecesinde gelenekselleşen dini erkanı da yerine getirirlerdi. Hatim indirtenler eksik olmazdı.
Ramazan sofraları meşhurdur. Sıradan Ramazan günlerinde hoşaf dışında normal zamanlardan farkı olmazdı sofraların, ama iftar daveti varsa durum farklı olurdu. En baba yemek karalahanadan yapılan ve üzerine sarımsaklı yoğurt konan dolma idi. Bahtınııza, davet sahibinin imkanlarına göre tirit, keşkek, bulgur pialvı, tavada odun ateşinde pişirilmiş börek, haşlanmış tavuk da sofrada bulunabilirdi. Benim unutamadığın Ramazan yiyeceği nur içinde yatsın, rahmetli Gülizar halamın yaptığı su börekleridir. Aman Allah'ım, böyle mi güzel yapılırdı o börekler...
Temcitten bozularak "temşüt" denilen sahurlar hala aynı düzende devam eder mi Yukarıkoçlu'da bilmiyorum. Benim şahidi olduğum temşütlerde evin kadınları imsaktan en az bir saat önce kalkarlar, ocak ateşini takıp saçı kızdırdıktan sonra akşamdan mayaladıkları hamurdan yağlı ekmek yaparlardı. Deyimlere konu olan temcid pilavı falan olmazdı bu sofralarda. Sonra sofra kurulur, ev ahalisi yarı uyur yarı uyanık karaca erik hoşafına kaşık sallayarak yerdi o yağlı ekmekleri. Yağın tadını, mayanın ekşisini ve karaca eriğin aromasını hala damağımda hissederim.
29 Temmuz 2011 Cuma
GELENEKTEN GELECEĞE
Geçen gün yaşı 60'ın üzerinde bir dostumuz gençliğinden bahsederken askerlik yaptığı sırada babasının eşini ve çocuğunu da alarak kendisini ziyarete geldiğini, bu ziyaret sırasında çocuğunu kucağına dahi alamadığını gözleri dolarak anlattı.
Evet, bir baba çocuğunu kucağına dahi alamazdı büyüğünün yanında. Gelenek böyleydi. Sevemezdi. Sevgisini gösteremezdi. Sadece sevgiye mahsus değildi bu kısıtlama. Baba, büyüğünün yanında çocuğuna kızamazdı da. Gelenek böyleydi.
Şimdi zaman değişti. Gelenek yaz sıcağında karın eriyişi gibi eridi. Erimek zorundaydı, çünkü şartlar değişti. Geniş aile dağıldı, çekirdek aile yaygınlaştı. Tarım toplumunun küçük bir şirket gibi "iş" üzerine kurulu olan ailesi de yok artık.
Değişen sadece büyüklerle olan ilişkiler mi? Eşler arası ilişkiler de değişti. Nenelerimiz, hatta analarımız kocalarından söz ederken bir defa olsun adını söylememişlerdir. Ya "u" deyip geçiştirmişler ya da hoşa giden bir lakabı varsa onu zikretmişlerdir. Erkekler de pek farklı değillerdi ya... Bir amca tanırdım hanımından "bizim Köroğlu" diye bahseden. Hala geleneksel çevrelerde eşinden söz ederken "bizim çocuklar" diyen bir dolu "herif" var.
Nişanlıların görüşmemesi gerekirdi. Nişanlı kız müstakbel kocasından kaçardı. Eskiden dağda, bağda beraber çalışan bu insanlar "nişan"dan sonra adeta iki yabancı olmak zorundaydı. Nişanlısıyla eskaza yolda karşılaşan kız yolunu değiştirmezse ciddi eleştiriye tabi tutulurdu. Sanıyorum kırsal kesimde evlilik öncesi cinsel yakınlaşmalara karşı geliştirilmiş bir önlemdi bu "kaçma" işi.
Gelinlerin "söylememe"si vardı bir de. Kayınbabayla konuşmazlardı. Ayaklarını yıkayacak kadar yakın olan gelinin kayınbabayla konuşmaması sebeb-i hikmetini anlayamadığım bir gelenekti.
Gelenekte bunlar vardı. Kimbilir, gelecekte neler olacak?
Evet, bir baba çocuğunu kucağına dahi alamazdı büyüğünün yanında. Gelenek böyleydi. Sevemezdi. Sevgisini gösteremezdi. Sadece sevgiye mahsus değildi bu kısıtlama. Baba, büyüğünün yanında çocuğuna kızamazdı da. Gelenek böyleydi.
Şimdi zaman değişti. Gelenek yaz sıcağında karın eriyişi gibi eridi. Erimek zorundaydı, çünkü şartlar değişti. Geniş aile dağıldı, çekirdek aile yaygınlaştı. Tarım toplumunun küçük bir şirket gibi "iş" üzerine kurulu olan ailesi de yok artık.
Değişen sadece büyüklerle olan ilişkiler mi? Eşler arası ilişkiler de değişti. Nenelerimiz, hatta analarımız kocalarından söz ederken bir defa olsun adını söylememişlerdir. Ya "u" deyip geçiştirmişler ya da hoşa giden bir lakabı varsa onu zikretmişlerdir. Erkekler de pek farklı değillerdi ya... Bir amca tanırdım hanımından "bizim Köroğlu" diye bahseden. Hala geleneksel çevrelerde eşinden söz ederken "bizim çocuklar" diyen bir dolu "herif" var.
Nişanlıların görüşmemesi gerekirdi. Nişanlı kız müstakbel kocasından kaçardı. Eskiden dağda, bağda beraber çalışan bu insanlar "nişan"dan sonra adeta iki yabancı olmak zorundaydı. Nişanlısıyla eskaza yolda karşılaşan kız yolunu değiştirmezse ciddi eleştiriye tabi tutulurdu. Sanıyorum kırsal kesimde evlilik öncesi cinsel yakınlaşmalara karşı geliştirilmiş bir önlemdi bu "kaçma" işi.
Gelinlerin "söylememe"si vardı bir de. Kayınbabayla konuşmazlardı. Ayaklarını yıkayacak kadar yakın olan gelinin kayınbabayla konuşmaması sebeb-i hikmetini anlayamadığım bir gelenekti.
Gelenekte bunlar vardı. Kimbilir, gelecekte neler olacak?
19 Mart 2011 Cumartesi
SİNDİK...
Başlıktaki "sindik"in sinmekle, sindirilmekle ilgisi yok. "Sindik" yıllar önce anamdan duyduğum ve kökenini aradığım bir kelime.
Bir vesileyle hastalık ve ilaçlar bahsi açıldığında anam "Eskiden şimdiki gibi ilaç mı vardı be oğlum. Sindik ve tiryek derlerdi. Alaçam'dan getürüleridi. Çocuklara verüleridi. Unlardan yiyene yılan dokunmazımış derlerdi." demişti. Biraz daha konuşturduğumda "Oğlum derecenin içinde su gibi bi şey olu ya, civa mı ne derle ya, sindik ona benzerdi" demişti. O gün bu gün zamana zaman aklıma düşer sindik ve civayla ilişkisi.
Bir kaç gün önce yine aklıma düştü sindik. Google'dan baktım bir şey çıkmadı. TDK Türkiye Türkçesi Ağızları Sözlüğü'nde buldum 'sindik'i. Karadeniz'in ve İç Anadolu'nun Karadeniz'e yakın kısımlarında civa anlamında kullanılan bir sözmüş.
Anamdan sindik hakkında biraz daha bilgi aldım. Cevizin kabuğunda bir delik açıldığını, oradan cevizin içinin boşaltıldığını ve sindiğin orada saklandığını öğrendim.
Şimdilerde veba ile eşdeğer bir kötülük gibi değerlendirilen civanın bir zamanlar çokça kullanılan bir ilaç olması ilginç.
Aşağıdakileri bir bilen yazmış, adını not almayı unutmuşum, internetten bulunabilir. Lütfen beni bağışlasın.
Civayı tıbbi olarak kullanıma sokan kişinin Paraselsus olduğu söyleniyor. Yakın zamanlara kadar diüretik (Neohydrin tab, Cumertilin tab, Mercuzanthin tab, Salygran tab), antisifilitik, müshil (Calomel sol) ve antiseptik (Mercuric chloride sol, Harrington’s sol, Mercuric Cyanide sol, Mercuric potassium iodide sol, Yellow oxide of mercury, Ammoniated mercury ve citrine ointment) kullanılmış.
Phenylmercuric borate 1/500 solüsyon olarak yüzeysel yaralarda kullanılmış. Merbromin(mercurochrome) % 2 sol olarak halen kullanılmakta ( Amerikan tentürdiyodu). Thimerosal, nitromerosal, acetomeroctol inorganik türevlere göre daha az toksikmiş. Bunlarda kullanılan "etil merküri" imiş, idrarla süratle atılırmış. Vücutta biriken cıva "metil merküri" imiş.
Aşılarda kullanılan "thimerosal"daki cıva miktarı, 1 mikrogramdan azmış. Ayrıca bu cıva "etil merküri" imiş. Yani 1 miligramın binde birinden daha az.
Bu bir bilen "Bu miktarda cıva hastalık yapacak olsaydı, eskiden etraf otistik çocuklardan geçilmezdi" diyor.
Bir vesileyle hastalık ve ilaçlar bahsi açıldığında anam "Eskiden şimdiki gibi ilaç mı vardı be oğlum. Sindik ve tiryek derlerdi. Alaçam'dan getürüleridi. Çocuklara verüleridi. Unlardan yiyene yılan dokunmazımış derlerdi." demişti. Biraz daha konuşturduğumda "Oğlum derecenin içinde su gibi bi şey olu ya, civa mı ne derle ya, sindik ona benzerdi" demişti. O gün bu gün zamana zaman aklıma düşer sindik ve civayla ilişkisi.
Bir kaç gün önce yine aklıma düştü sindik. Google'dan baktım bir şey çıkmadı. TDK Türkiye Türkçesi Ağızları Sözlüğü'nde buldum 'sindik'i. Karadeniz'in ve İç Anadolu'nun Karadeniz'e yakın kısımlarında civa anlamında kullanılan bir sözmüş.
Anamdan sindik hakkında biraz daha bilgi aldım. Cevizin kabuğunda bir delik açıldığını, oradan cevizin içinin boşaltıldığını ve sindiğin orada saklandığını öğrendim.
Şimdilerde veba ile eşdeğer bir kötülük gibi değerlendirilen civanın bir zamanlar çokça kullanılan bir ilaç olması ilginç.
Aşağıdakileri bir bilen yazmış, adını not almayı unutmuşum, internetten bulunabilir. Lütfen beni bağışlasın.
Civayı tıbbi olarak kullanıma sokan kişinin Paraselsus olduğu söyleniyor. Yakın zamanlara kadar diüretik (Neohydrin tab, Cumertilin tab, Mercuzanthin tab, Salygran tab), antisifilitik, müshil (Calomel sol) ve antiseptik (Mercuric chloride sol, Harrington’s sol, Mercuric Cyanide sol, Mercuric potassium iodide sol, Yellow oxide of mercury, Ammoniated mercury ve citrine ointment) kullanılmış.
Phenylmercuric borate 1/500 solüsyon olarak yüzeysel yaralarda kullanılmış. Merbromin(mercurochrome) % 2 sol olarak halen kullanılmakta ( Amerikan tentürdiyodu). Thimerosal, nitromerosal, acetomeroctol inorganik türevlere göre daha az toksikmiş. Bunlarda kullanılan "etil merküri" imiş, idrarla süratle atılırmış. Vücutta biriken cıva "metil merküri" imiş.
Aşılarda kullanılan "thimerosal"daki cıva miktarı, 1 mikrogramdan azmış. Ayrıca bu cıva "etil merküri" imiş. Yani 1 miligramın binde birinden daha az.
Bu bir bilen "Bu miktarda cıva hastalık yapacak olsaydı, eskiden etraf otistik çocuklardan geçilmezdi" diyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)