Bir kaç gün önce Dodaş'ın Cevdet'in yani Cevdet Şahin'in vefatını büyük üzüntüyle öğrendim. Allah rahmet eylesin.
Çete Fikri (Zengin) amcamın küçük kızı Tesmiye'nin kocası olması münasebetiyle eniştemiz olurdu. Bu nedenle çocukluğumdan beri tanıdığım bir insandı.
Benim bildiğim kadarıyla Cevdet enişte çalışkanlığı ve dürüstlüğüyle örnek insanlardandı. Rahmetli iç güveyisi olmasından dolayı yıllarda geri planda kalmış, bir nevi emir kulu olmuş bir insandı. Hereco köyünde kayınpederi ile bir başka köy sakini arasında yıllar süren cedelleşmelerde ezilmişti. Bunun sonucu olacak ki köyde uzun zaman kalmadı. Yeri yurdu satıp İstanbul'a, İçmelere göçtü. Kızları gelin olmuştu. Oğlu Cevat ekmeğini çıkarır olmuştu, ama o hala çalışıyordu. Ve çalşırken de öbür dünyaya göçtü. Birilerinden gemide çalışırken dengesini kaybedip düştüğünü ve bir hafta kadar sonra da vefat ettiğini duydum. Çocukluğumda bir gün binmeyi hayal ederek bir tür sevdalısı olduğum gemilerden artık nefret ediyorum desem yalan olmaz. Onca insanımızın canına, sakat kalmasına mal oldu bu gemi işi. Biliyorum suç gemide, gemicilikte değil. Korunmasız, güvencesiz, eğitimsiz bu insanlarımızı çalıştıranlarda. Ama insanın duygu dünyası ferman dinlemiyor ki...
Köyden her ayrılan gibi o da köyünün hasretiyle yanardı. Hatta bir ara sattığı yerleri geri almak için girişimde bulunduğunu duymuş, doğrusu biraz da üzülmüştüm. Üzülmem köycülükten tam sıyırtmışken geri dönüş kapısını zorlaması nedeniyleydi. Şu ya da bu biçimde imkanı olanın köyden kurtulması gerekiyordu, kuşkusuz bu ne kadar iyi şartlarda olursa o kadar iyiydi. Ama en iyi her zaman iyinin düşmanıydı ve onu beklemek insanı iyiden de edebiliyordu.
Sobodüzü'nün Hocası
Cevdet enişteyle ilgili anılardan bir "Sobodüzü'nün hocası" muhabbetidir. Sobodüzü Hereco köyünde kır bir mevkidir. Günlerden bir gün Alaçam'dan bir arabaya biner Cevdet Şahin. Yanında rahmetli Apdilin kızı Satu ninem de vardır. Cevdet enişte İstanbul'dan çalışmadan dönmektedir. Kıyafeti o yörenin insanı için oldukça şıktır. Oralarda böyle şık giyinen kim olarabilir? Olsa olsa öğretmen ya da imam. Halkın diliyle söylersek "hoca". Araba kalabalıklaştıkça sürücü "hocam şöyle biraz yanaşsanız da birisi daha otursa" nevinden bir söz eder. Arabadaki bir başka yabancı nineme "bu hoca nerenin hocası?" diye sorunca o da "Sobodüzü'nün hocası" der. Cevdet enişteyi ve Sobodüzünü bilenler basarlar kahkahayı.
Cevdet enişteyle ilgili çocukluk yıllarımdan aklımda kalanlar:
Askerliğini bahriye olarak yapmıştı. Bahriyeli elbisesiyle askerden (ya da izinden) döndüğünü hatırlıyorum.
Çok iyi tırpan sallardı. O ot biçerken tırpan yılan gibi kayardı otların üzerinden Kol kasları güçlüydü. Anatomi derslerinde örnek olarak gösterseler diye geçerdi içimden.
Nur içinde yat Cevdet enişte.
Başınız sağolsun Tesmiye abla, Cevat, Nurgül, Nurdane...
Başınız sağolsun Benzet Amca ve Dodaş sülalesinin diğer insanları.
23 Şubat 2011 Çarşamba
27 Eylül 2010 Pazartesi
Orda Bir Köy Var Uzakta
Orda Bir Köy Var Uzakta
Orda bir köy var, uzakta,
O köy bizim köyümüzdür.
Gezmesek de, tozmasak da
O köy bizim köyümüzdür.
Orda bir ev var, uzakta,
O ev bizim evimizdir.
Yatmasak da, kalkmasak da
O ev bizim evimizdir.
Orda bir ses var, uzakta,
O ses bizim sesimizdir.
Duymasak da, tinmasak da
O ses bizim sesimizdir.
Orda bir dag var, uzakta,
O dag bizim dagimizdir.
Inmesek de, çikmasak da
O dag bizim dagimizdir.
Orda bir yol var, uzakta,
O yol bizim yolumuzdur.
Dönmesek de, varmasak da
O yol bizim yolumuzdur.
Ahmet Kutsi Tecer
Orda bir köy var, uzakta,
O köy bizim köyümüzdür.
Gezmesek de, tozmasak da
O köy bizim köyümüzdür.
Orda bir ev var, uzakta,
O ev bizim evimizdir.
Yatmasak da, kalkmasak da
O ev bizim evimizdir.
Orda bir ses var, uzakta,
O ses bizim sesimizdir.
Duymasak da, tinmasak da
O ses bizim sesimizdir.
Orda bir dag var, uzakta,
O dag bizim dagimizdir.
Inmesek de, çikmasak da
O dag bizim dagimizdir.
Orda bir yol var, uzakta,
O yol bizim yolumuzdur.
Dönmesek de, varmasak da
O yol bizim yolumuzdur.
Ahmet Kutsi Tecer
30 Ağustos 2010 Pazartesi
Nenemin Dilinden - IV
Nenem ben kendimi bildim bileli namazını kılardı. Bu namaz kılmalar unutulacak gibi değildi.
Kimden almıştı dini eğitimini? Bilmiyorum. "Aga"sı Satılmış (Halil Ergün) bir hayli "esgü yazu" okumuş adamdı. Ondan mı öğrenmişti bildiklerini? Sanırım daha çok kulaktan dolma denilen cinsten olsa gerekti. Bafra'da olduğu zaman "mugabele"ye gittiğini, Ramazan geceleri "terafik"leri ve öncesindeki "nasaat"ları sağlığının elverdiği nispette kaçırmadığını hatırlıyorum. Bir de "mevlüt"lere giderdi zaman zaman. Herhalde bu katılımların da dini eğitimine katkısı vardı.
"Ezen" sesi nerden duyulacak? Vakit girmiş midir diye ya "horaz"ların sesi dinlenir ya da "gün"e bakılırdı. Bu "gün"ün "eş"i yoktu, "dulunuverüdü" akşamları!
"Namazlo"su genellikle önceki yıllarda kestiği "gurban"ların postundan olurdu. Kesilen kurbanın postu üzerinde namaz kılmak sıradan bir şey değildi. Kurbanla kurban eden arasındaki ilişkiyi sürdüren değişik bir ilişkiydi bu. Kurban sahibinin sırat köprüsünden kurbanın sırtına binerek geçmesine kadar sürecek bir ilişki...
İstikbali kıble: "Döndüm gıbleye gıblem kabiye"... Sonra vakte ve kılınan namaza göre niyet: "niyet ettim Allah ırzasu uçun yasu namazunun dört irekaat sünnetini gılmıya". Peşinden tekbir. "Alla hekber" ya da "hekmer", ama asla "ekber" değil. "Ekber"i söylemek kolay mı Türk için!... "Süpaneke", "elam". Sonra zammı sure: ya "gul"ler ya "innatayna", diğerlerine nenemin ilmi nasıl yetsin? Yetmezdi ama ondaki iman ne imandı. "Kocakarının imanı" derler ya. Bazen ilim erbabı özenir ya o imana. İşte tam o imandandı nenemin imanı.
Nenemin okuduğu "elam"dan unutamadığım kısım "maliki yoğmittin"dir. "Yevm id din" Türk hançeresinde bu şekli alıyordu demekki! Başka sertleştirmeler ya da yumuşatmalar da olurdu: "iktinas"da ya da "vealattaaliin" de olduğu gibi.
Sesli okumayı severdi nenem, sessiz okunması gereken yerlerde bile. Farz namazlardan önce kamet getirdiğini hatırlıyorum. Kitabi olarak kadınların yapması gerekmeyen bir şey, ama nenem yapardı (muhtemelen namaz kılmayı erkeklerden görerek/duyarak öğrendiği için). Son zamanlarında karıştırır olmuştu sureleri. Allah kabul etsin hepsini. Ettiğine inancım tam.
İki yanındaki melekleri görüyormuşçasına verdiği selamla namazı bitirince sıra "tepsük" çekmeye gelirdi. Peşinden dua. Dua hemen daima sesliydi. Ne içten dualardı be! "Mekdep görmedük, mederese görmedük" diye başlardı. Bu işin eğitimini almamışlardan bu kadar, kabul et Allah'ım demeye getirirdi. Eminim kabul ederdi Allah. Duaları güncel olayları içerirdi sık sık. Vefatından sonra mutlaka her namazında büyük oğlu Fikri için, çoğunlukla "Fikriiiim, benide götü yanığa" diye ağlayarak dualar ettiğini dün gibi hatırlarım. Ah, ana yüreği...
Duanın ilerleyen bölümlerinde sıra ölüme gelirdi. "Aazım dilim söyleriken, teneşürlere yakuşukan vedüğün emaneti al" diye yakarırdı Allah'a. Çocukken ölüm hakkındaki bu duaların anlamını kavrayamazdık tabii ki.
Nenem dualarında istediği gibi yumdu hayata gözlerini. Şimdi Alaçam'da Asri Mezarlık'ta yatıyor. Nur içinde yatsın.
Kimden almıştı dini eğitimini? Bilmiyorum. "Aga"sı Satılmış (Halil Ergün) bir hayli "esgü yazu" okumuş adamdı. Ondan mı öğrenmişti bildiklerini? Sanırım daha çok kulaktan dolma denilen cinsten olsa gerekti. Bafra'da olduğu zaman "mugabele"ye gittiğini, Ramazan geceleri "terafik"leri ve öncesindeki "nasaat"ları sağlığının elverdiği nispette kaçırmadığını hatırlıyorum. Bir de "mevlüt"lere giderdi zaman zaman. Herhalde bu katılımların da dini eğitimine katkısı vardı.
"Ezen" sesi nerden duyulacak? Vakit girmiş midir diye ya "horaz"ların sesi dinlenir ya da "gün"e bakılırdı. Bu "gün"ün "eş"i yoktu, "dulunuverüdü" akşamları!
"Namazlo"su genellikle önceki yıllarda kestiği "gurban"ların postundan olurdu. Kesilen kurbanın postu üzerinde namaz kılmak sıradan bir şey değildi. Kurbanla kurban eden arasındaki ilişkiyi sürdüren değişik bir ilişkiydi bu. Kurban sahibinin sırat köprüsünden kurbanın sırtına binerek geçmesine kadar sürecek bir ilişki...
İstikbali kıble: "Döndüm gıbleye gıblem kabiye"... Sonra vakte ve kılınan namaza göre niyet: "niyet ettim Allah ırzasu uçun yasu namazunun dört irekaat sünnetini gılmıya". Peşinden tekbir. "Alla hekber" ya da "hekmer", ama asla "ekber" değil. "Ekber"i söylemek kolay mı Türk için!... "Süpaneke", "elam". Sonra zammı sure: ya "gul"ler ya "innatayna", diğerlerine nenemin ilmi nasıl yetsin? Yetmezdi ama ondaki iman ne imandı. "Kocakarının imanı" derler ya. Bazen ilim erbabı özenir ya o imana. İşte tam o imandandı nenemin imanı.
Nenemin okuduğu "elam"dan unutamadığım kısım "maliki yoğmittin"dir. "Yevm id din" Türk hançeresinde bu şekli alıyordu demekki! Başka sertleştirmeler ya da yumuşatmalar da olurdu: "iktinas"da ya da "vealattaaliin" de olduğu gibi.
Sesli okumayı severdi nenem, sessiz okunması gereken yerlerde bile. Farz namazlardan önce kamet getirdiğini hatırlıyorum. Kitabi olarak kadınların yapması gerekmeyen bir şey, ama nenem yapardı (muhtemelen namaz kılmayı erkeklerden görerek/duyarak öğrendiği için). Son zamanlarında karıştırır olmuştu sureleri. Allah kabul etsin hepsini. Ettiğine inancım tam.
İki yanındaki melekleri görüyormuşçasına verdiği selamla namazı bitirince sıra "tepsük" çekmeye gelirdi. Peşinden dua. Dua hemen daima sesliydi. Ne içten dualardı be! "Mekdep görmedük, mederese görmedük" diye başlardı. Bu işin eğitimini almamışlardan bu kadar, kabul et Allah'ım demeye getirirdi. Eminim kabul ederdi Allah. Duaları güncel olayları içerirdi sık sık. Vefatından sonra mutlaka her namazında büyük oğlu Fikri için, çoğunlukla "Fikriiiim, benide götü yanığa" diye ağlayarak dualar ettiğini dün gibi hatırlarım. Ah, ana yüreği...
Duanın ilerleyen bölümlerinde sıra ölüme gelirdi. "Aazım dilim söyleriken, teneşürlere yakuşukan vedüğün emaneti al" diye yakarırdı Allah'a. Çocukken ölüm hakkındaki bu duaların anlamını kavrayamazdık tabii ki.
Nenem dualarında istediği gibi yumdu hayata gözlerini. Şimdi Alaçam'da Asri Mezarlık'ta yatıyor. Nur içinde yatsın.
Nenemin Dilinden - III
Nenemin son demlerine kadar ciddi hastalıklar geçirdiğini hatırlamıyorum.
Boyununda ince bir kesi izi vardı. "Angarada, güvetireden ameliyet oldum" derdi sorduğumuzda. Ankara'da kaç yılında ameliyat olmuştu guatr hastalığı nedeniyle? Bilmiyorum. Muhtemelen Mahfer Hala'mın orada olduğu yıllar... Karadeniz guatr hastalığyla meşhurdu bir zamanlar. Hatta bu durum karalahana (gara mancar) tüketimine bağlanmıştı. Özellikle kadınlarda sık görülüyordu. Erkekler sağ sola gidiyor, daha değişik gıdalar alıyor ama kadınlar sadece karalahana yiyor gibi bir açıklama yapılırdı bu cinsiyet farkı için. (Evet, kadınlar erkeklere göre köyden daha az çıkıyorlardı ama köyden çıkmayan erkekler de az değildi. Askerlik yoklaması için çağrılana kadar köyünden çıkmamış kişiler bilirim. Çıkmış da ne olmuş? Samsun'a kadar gitmiş, orada çürük raporu vermişler ayağındaki aksaklık nedeniyle. Sonra köye dönmüş ve bir daha hiç çıkmamış.) Bir hormonal etki var bu guatr işinde. Samsun'da guatr ameliyatı yapacak cerrah yok muydu o yıllarda? Muhtemelen varmıştır ama nenem kızının yanını tercih etmiştir.
Nenemin doktoru "eğşi"ynen ocak ateşiydi dersem yalan olmaz. Zaman zaman geçirdiği ufak tefek hastalıklarda başını cemberle sıkı sıkı sarar, sıkıca giyinir, eğşi ezdirip bol bol içer ve ocak ateşinin yanına uzanıp ter atardı. Ocak ateşi olmadığı zaman bir türlü ısınamazdı. Arasıra tütse de, kabı kaçağı is içinde bıraksa da Yukarıkoçlulu için ocak ateşinde karşı ayak tabanlarını kızdırmak dünyanın en büyük keyflerinden biriydi. Hey gidi günler... Şimdi koca köyde ocak yanan kaç ev kaldı? "Ocak" demek aile demekti, "ocağı batasıca" en büyük beddua, "ocağı tüttürmek" en büyük gururdu. Şimdi ocakların yerini sobalar aldı. "Ocak"lar "battı" mı? Batmadı belki, ama göçe yenik düştü.
Bu arada eğşinin genellikle kışın tüketildiğini yazın daha çok şıra ya da çalkama içildiğini de belirtelim. Şıra "karacerük"ten yapılırdı. Ne kadar ekşiyse o derece makbule geçerdi. "Çalkama"da öyle. Nadiren "yoort sulama" ile yapılırdı. Yağı "yayuk"ta alınmış yoğurttan oldumuydu daha da mabuldü (tam diyet ayran!).
Nenemin zaman zaman, özellikle bacaklarında ağrı olurdu. Çoğu zaman sineye çeker seslenmezdi bu ağrılara, dayanılmaz olduğunda ise ağrısıyla konuşurdu. Yanlış bir şey yazdığımı sanmayın, nenem ağrısıyla konuşurdu. Bir yanda bacağını oğuşturur öte yandan "beni seni bilmiyoduuuumm, sen nerden geldiiiiinn, geldüüün yere giiiiit" diye ağrısını uzaklaştırmaya çalışırdı. Ağrı kesici mi? Doktor mu? Onlar da neydi nenem için.
Nenemin kendince "doktorluğu" da yok değildi. Bizden birileri hastalanınca kurşun döktüğünü hatırlarım. Bir de bazı hasta kadınlara şişe çektiğini. Ebelik yaptığını duymuştum. Çıbanlara "gara mehlem" yapar, "ayağını berkittiği" zaman kendisi sarardı.
Boyununda ince bir kesi izi vardı. "Angarada, güvetireden ameliyet oldum" derdi sorduğumuzda. Ankara'da kaç yılında ameliyat olmuştu guatr hastalığı nedeniyle? Bilmiyorum. Muhtemelen Mahfer Hala'mın orada olduğu yıllar... Karadeniz guatr hastalığyla meşhurdu bir zamanlar. Hatta bu durum karalahana (gara mancar) tüketimine bağlanmıştı. Özellikle kadınlarda sık görülüyordu. Erkekler sağ sola gidiyor, daha değişik gıdalar alıyor ama kadınlar sadece karalahana yiyor gibi bir açıklama yapılırdı bu cinsiyet farkı için. (Evet, kadınlar erkeklere göre köyden daha az çıkıyorlardı ama köyden çıkmayan erkekler de az değildi. Askerlik yoklaması için çağrılana kadar köyünden çıkmamış kişiler bilirim. Çıkmış da ne olmuş? Samsun'a kadar gitmiş, orada çürük raporu vermişler ayağındaki aksaklık nedeniyle. Sonra köye dönmüş ve bir daha hiç çıkmamış.) Bir hormonal etki var bu guatr işinde. Samsun'da guatr ameliyatı yapacak cerrah yok muydu o yıllarda? Muhtemelen varmıştır ama nenem kızının yanını tercih etmiştir.
Nenemin doktoru "eğşi"ynen ocak ateşiydi dersem yalan olmaz. Zaman zaman geçirdiği ufak tefek hastalıklarda başını cemberle sıkı sıkı sarar, sıkıca giyinir, eğşi ezdirip bol bol içer ve ocak ateşinin yanına uzanıp ter atardı. Ocak ateşi olmadığı zaman bir türlü ısınamazdı. Arasıra tütse de, kabı kaçağı is içinde bıraksa da Yukarıkoçlulu için ocak ateşinde karşı ayak tabanlarını kızdırmak dünyanın en büyük keyflerinden biriydi. Hey gidi günler... Şimdi koca köyde ocak yanan kaç ev kaldı? "Ocak" demek aile demekti, "ocağı batasıca" en büyük beddua, "ocağı tüttürmek" en büyük gururdu. Şimdi ocakların yerini sobalar aldı. "Ocak"lar "battı" mı? Batmadı belki, ama göçe yenik düştü.
Bu arada eğşinin genellikle kışın tüketildiğini yazın daha çok şıra ya da çalkama içildiğini de belirtelim. Şıra "karacerük"ten yapılırdı. Ne kadar ekşiyse o derece makbule geçerdi. "Çalkama"da öyle. Nadiren "yoort sulama" ile yapılırdı. Yağı "yayuk"ta alınmış yoğurttan oldumuydu daha da mabuldü (tam diyet ayran!).
Nenemin zaman zaman, özellikle bacaklarında ağrı olurdu. Çoğu zaman sineye çeker seslenmezdi bu ağrılara, dayanılmaz olduğunda ise ağrısıyla konuşurdu. Yanlış bir şey yazdığımı sanmayın, nenem ağrısıyla konuşurdu. Bir yanda bacağını oğuşturur öte yandan "beni seni bilmiyoduuuumm, sen nerden geldiiiiinn, geldüüün yere giiiiit" diye ağrısını uzaklaştırmaya çalışırdı. Ağrı kesici mi? Doktor mu? Onlar da neydi nenem için.
Nenemin kendince "doktorluğu" da yok değildi. Bizden birileri hastalanınca kurşun döktüğünü hatırlarım. Bir de bazı hasta kadınlara şişe çektiğini. Ebelik yaptığını duymuştum. Çıbanlara "gara mehlem" yapar, "ayağını berkittiği" zaman kendisi sarardı.
14 Ağustos 2010 Cumartesi
beddualar
adı batasıca
avu galasıca
bayguş galasıca
boyu devrilesice
canı çıkasıca
daun çıkasıca
daun tutasıca
ermiyecesice
galdumıyasıca
gara gelin olasıca
gara döküle galasıca
gıran guyulasıca
gözü çıkasıca
haram yiyesice
fireğe sataşasıca
içi barı delinesice
leş olasıca (hayvanlar için)
oca batasıca
örmiyesice
soygun çıkasıca
tamı boşalasıca (hayvanlar için)
yenürce yiyesice
yidümeyesice
zıkımın dibini/kökünü yiyesice
avu galasıca
bayguş galasıca
boyu devrilesice
canı çıkasıca
daun çıkasıca
daun tutasıca
ermiyecesice
galdumıyasıca
gara gelin olasıca
gara döküle galasıca
gıran guyulasıca
gözü çıkasıca
haram yiyesice
fireğe sataşasıca
içi barı delinesice
leş olasıca (hayvanlar için)
oca batasıca
örmiyesice
soygun çıkasıca
tamı boşalasıca (hayvanlar için)
yenürce yiyesice
yidümeyesice
zıkımın dibini/kökünü yiyesice
Yağmur hasreti
Yukarıkoçlu yağmura, suya hasret bir yerdir. Su azlığı yazın hem sulama hem de içme suyu sıkıntısı şeklinde kendini gösterir. Büyüklerimden, köyde yağmur duasına çıkıldığını duymadım ama yağmurun kıt olduğu zamanlarda çocukların yaptığı şu etklinliği babam dahil bir çok kişiden dinledim.
Çocuklar bir araya gelip bir kurbağa yakalarlar. Kurbağayı sırt üstü getirip ayajklarından yassı bir tahtanın üstüne bağlarlar. Ellerine bir torba ya da çuval alırlar. Ev ev dolaşmaya başlarlar. Her evin kapısına vardıklarında,
"Edeno, Gödeno
Tam üstünde bonduruk
Gide gide yorulduk
Ver Allam ver
Selli sulu yamur"
derler. Evden biri çocukların başından aşağı bir tas suyu serptikten sonra onlara yumurta, kuru üzüm, şeker, helva, yağlı yufka ekmeği gibi köy yerinde değerli sayılan yiyeceklerden verir.
Köy dolaşıldıktan sonra çocuklar bir ağacın dibine oturup topladıklarını afiyetle yerler.
Sabileri sevindirmek... "Fiili dua" dedikleri tam da bu olsa gerek.
(Konunun etnolojik boyutu için okuma önerisi: Doç. Dr. Orhan Acıpyam dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/26/1039/12538.pdf )
Çocuklar bir araya gelip bir kurbağa yakalarlar. Kurbağayı sırt üstü getirip ayajklarından yassı bir tahtanın üstüne bağlarlar. Ellerine bir torba ya da çuval alırlar. Ev ev dolaşmaya başlarlar. Her evin kapısına vardıklarında,
"Edeno, Gödeno
Tam üstünde bonduruk
Gide gide yorulduk
Ver Allam ver
Selli sulu yamur"
derler. Evden biri çocukların başından aşağı bir tas suyu serptikten sonra onlara yumurta, kuru üzüm, şeker, helva, yağlı yufka ekmeği gibi köy yerinde değerli sayılan yiyeceklerden verir.
Köy dolaşıldıktan sonra çocuklar bir ağacın dibine oturup topladıklarını afiyetle yerler.
Sabileri sevindirmek... "Fiili dua" dedikleri tam da bu olsa gerek.
(Konunun etnolojik boyutu için okuma önerisi: Doç. Dr. Orhan Acıpyam dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/26/1039/12538.pdf )
9 Ağustos 2010 Pazartesi
Nenemin Dilinden - II
Nenem, rahmetlinin dili çok renkli idi. İşte hala kulaklarımda çınlayan bazı sözleri:
"gara yağızın esmerisi", "büğdey tenlü", "albak yüzlü" bi uşak (genç bir erkeği tarif ederken)
"Ak garga getürü, gara garga götürü" (baba çalışır, kazanır; evdeki kaşık düşmanları yer bitirir)
"Yoluğun üstüne godum, toplıya toplıya gelüsün" (gençlere sitem sözüydü, benim başıma glenler sizin de başınıza gelecektir anlamında)
"Şıraaapbadana bi düşdüm" (hayatımda duyduğum en canlı düşme anlatımı, Allah kimseyi öyle düşürmesin!)
"Suyu şarıııladana açıyola" (rahmetli Yukarıkoçlu'da su sıkıntısı içinde yaşadığından şehirdeki çoluk çocuğun su israf ettiğini düşünürdü. Eeee, Sazak pınarından sırtımızda yayıkla su getirseydik herhalde biz de farklı düşünmezdik)
"Balgamın soğuntusunda gelin oldum" (Balkan Savaşı'nın son yıllarında gelin olduğunu anlatırken)
"İrembil .oku mu yedim?" (Gayba ait sorulara verdiği cevap! "İrembil" ne demek? Bilmiyorum. Baştaki "i"nin yabancı kökenli bir kelimeyi Türkçeleştirmek için konduğunu farz edersek "rembil" kalır. O da Arapçadaki "remil"den "yani fal oku"ndan bozma olabilir. İşin içindeki kehanet bouyutunu hesaba katarsak bu açıklama makul gibi görünüyor.)
(sürecek)
"gara yağızın esmerisi", "büğdey tenlü", "albak yüzlü" bi uşak (genç bir erkeği tarif ederken)
"Ak garga getürü, gara garga götürü" (baba çalışır, kazanır; evdeki kaşık düşmanları yer bitirir)
"Yoluğun üstüne godum, toplıya toplıya gelüsün" (gençlere sitem sözüydü, benim başıma glenler sizin de başınıza gelecektir anlamında)
"Şıraaapbadana bi düşdüm" (hayatımda duyduğum en canlı düşme anlatımı, Allah kimseyi öyle düşürmesin!)
"Suyu şarıııladana açıyola" (rahmetli Yukarıkoçlu'da su sıkıntısı içinde yaşadığından şehirdeki çoluk çocuğun su israf ettiğini düşünürdü. Eeee, Sazak pınarından sırtımızda yayıkla su getirseydik herhalde biz de farklı düşünmezdik)
"Balgamın soğuntusunda gelin oldum" (Balkan Savaşı'nın son yıllarında gelin olduğunu anlatırken)
"İrembil .oku mu yedim?" (Gayba ait sorulara verdiği cevap! "İrembil" ne demek? Bilmiyorum. Baştaki "i"nin yabancı kökenli bir kelimeyi Türkçeleştirmek için konduğunu farz edersek "rembil" kalır. O da Arapçadaki "remil"den "yani fal oku"ndan bozma olabilir. İşin içindeki kehanet bouyutunu hesaba katarsak bu açıklama makul gibi görünüyor.)
(sürecek)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)